Belveder Apartmanı: Bir Binanın İçinden Geçen Caz, Sinema ve İstanbul
Teşvikiye Camii’nin tam karşısında duran Belveder Apartmanı, Nişantaşı’nda yürürken gözün alıştığı ama hikâyesi pek az bilinen yapılardan biri. Caddenin hızına ayak uydurmaya çalışmayan; kapısından içeri girildiğinde başka bir İstanbul’a açıldığı hissini veren, 1930 tarihli bir apartman.
İsmi İtalyanca kökenli: Belvedere, “güzel manzara” demek. Fakat binanın manzarası yalnızca üst katlardan görünen Boğaz kırıntısı ya da Teşvikiye’nin ağaçları değil. Asıl manzarası, yaklaşık bir asır boyunca içinde yaşayanların hayatı.
Belveder, bir dönem caz sahnesinin, Yeşilçam’ın, Cumhuriyet’in erken dönem girişimci ailelerinin, mimarlığın ve İstanbul’un daha kapalı devre kültür çevresinin aynı çatı altında kesiştiği bir adres olmuş.
Binanın geçmişinde en dikkat çekici ailelerden biri Demirağ ailesi.
Bu soyadı bugün birçok kişiye ilk anda tanıdık gelmeyebilir; fakat Cumhuriyet’in ilk büyük girişimcilik hikâyelerinden birine uzanır. Ailenin en bilinen ismi Nuri Demirağ’dır. Demiryolu müteahhitliğiyle büyüyen, Türkiye’nin ilk uçak fabrikası girişimlerinden birini kuran, yerli üretim fikrini çok erken bir tarihte savunan Nuri Demirağ, genç Cumhuriyet’in “yapmak, üretmek, kurmak” heyecanını temsil eden figürlerden biri sayılır.
Turgut Demirağ ise bu ailenin sinemaya açılan yüzüdür.
Turgut Demirağ, yalnızca film parası yatıran bir yapımcı değil; sinemanın teknik olarak da gelişmesi gerektiğine inanan bir yönetmen ve yapımcıydı. Amerika’da sinema eğitimi aldıktan sonra Türkiye’ye döndü, AND Film adlı yapım şirketini kurdu ve dönemin imkânlarına göre oldukça iddialı projeler üretti. Adı, Türkiye’de renkli sinema ve animasyon alanında erken dönem denemelerle de anılır. Onun sinemaya bakışı, Yeşilçam’ın yalnızca yıldızlarından değil; kamera arkasındaki teknik dünyasından da söz edilmesi gerektiğini hatırlatır.
Turgut Demirağ’ın hayatına giren en güçlü isimlerden biri Rüçhan Çamay’dır.
Rüçhan Çamay’ı bugün en kısa hâliyle “Türkiye’nin ilk caz şarkıcılarından biri” diye tarif ediyoruz; ama bu cümle tek başına yeterli değil. O, Türkiye’de kadınların sahnede yalnızca şarkı söylemediği, tarzıyla ve varlığıyla yeni bir şehirli kadın imgesi kurduğu dönemin sanatçılarındandı.
1950’lerde caz, İstanbul’da bugünkü gibi herkesin günlük hayatına karışmış bir müzik değildi. Daha çok radyo programlarında, gazinolarda, otellerde ve belirli eğlence çevrelerinde duyulan; yeni, yabancı ve sofistike kabul edilen bir dünyaydı. Rüçhan Çamay bu dünyanın Türkiye’deki en parlak seslerinden biri oldu. İstanbul Radyosu’nda, Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası eşliğinde programlar yaptı; sahneye çıktı, yurt dışında televizyon ve müzik çevrelerinde görünür oldu. Yani Belveder’de yaşayan kadın, yalnızca “bir sanatçı eşi” değil; kendi başına dönemin kültür hayatını şekillendiren bir yıldızdı.
Rüçhan Çamay ile Turgut Demirağ’ın kızı ise Melike Demirağ.
Melike Demirağ’ın adı, özellikle 1970’leri yaşamış olanlar için bir şarkıyla birlikte gelir: “Arkadaş.” Yılmaz Güney’in aynı adlı filminde duyulan bu şarkı, yalnızca popüler bir parça olmadı; dönemin gençliği, siyasi duygusu ve ortak hafızasıyla birleşti. Melike Demirağ aynı zamanda oyuncuydu. Yılmaz Güney’in Arkadaş filminde, ardından Sürüde rol aldı. Sesi, görünüşü ve seçtiği işler nedeniyle 1970’lerin kültürel ikliminde çok ayrı bir yerde durdu.
Belveder’in hikâyesini güzel yapan şey tam da burada başlıyor: Bir apartmanda, annesi caz sahnesinin öncü isimlerinden biri olan; babası sinemaya teknik bir gelecek kurmaya çalışan; kendisi de müzik ve sinema yoluyla başka bir kuşağın sesi hâline gelen bir aile yaşamış.
Bu, yalnızca şöhret meselesi değil. Bir evin içinde plakların, film senaryolarının, prova saatlerinin, set konuşmalarının, çocukluğun ve aile hayatının bir arada bulunması demek. Rüçhan Çamay’ın anlatılarına göre çocuklarını bu binada büyütmesi, Belveder’i bir “ünlüler adresi” olmaktan çıkarıp gerçek bir ev hâline getiriyor. O yüksek tavanların altında yalnızca davetler değil, sabah telaşları ve aile sofraları da vardı.
Apartmanın başka bir katmanı ise mimarlık.
Doğan Tekeli ve Sami Sisa, Türkiye’nin modern mimarlık tarihinin en önemli ortaklıklarından birini kuran iki mimardı. Uzun yıllara yayılan ortaklıkları boyunca konutlardan kamu yapılarına, otellerden iş merkezlerine uzanan çok sayıda proje ürettiler. İstanbul’un 1950’lerden sonra değişen yüzünü tasarlayan kuşağın öne çıkan isimleri arasında sayılırlar.
Onların mimarlık ofisinin bir dönem Belveder Apartmanı’nda bulunması, binanın karakterine çok yakışıyor. Çünkü Teşvikiye Camii’nin karşısındaki bu yapı bir yandan 1930’ların dekoratif, ince işçilikli İstanbul’unu taşırken; içeride Türkiye’nin modern şehirlerini düşünen mimarlar çalışmış. Karşı kaldırımda tarih; içeride geleceğe dair çizimler… Belveder’in Nişantaşı’na özgü çelişkisi de bu zaten: Geçmişe bağlı, ama hep değişimin içinde.
Binanın bir dönem Avusturya Kültür Ofisi’ne ev sahipliği yapması da bu kültürel dolaşımın parçası. Nişantaşı’nın eski hayatında bazı binalar yalnızca konut değildir; küçük bir kültür haritasının duraklarıdır. Bir kapının ardında bir mimarlık ofisi, diğerinde bir kültür kurumu, üst katlardan birinde sanatçıların evi bulunabilir. Mahallenin kendisi de bu yüzden yalnızca alışveriş caddesi değil, farklı dünyaların birbirini görmeden bildiği bir çevre hâline gelmiştir.
Belveder’e adı uğrayan bir diğer isim Suzan Sözen. Sözen, dönemin roman ve şiir dünyasında yer alan bir yazardı. Onun adı, 1950’lerin siyasi hayatına ilişkin anlatılarda da geçer; özellikle Başbakan Adnan Menderes ile ilişkisinin, 27 Mayıs sonrasındaki yargılamalara ve dönemin basınına yansıması nedeniyle. Bu bölüm, apartmanın tarihine eklenen en magazinsel ama aynı zamanda en hassas katmanlardan biridir.
Burada asıl mesele, bir özel hayat hikâyesini büyütmek değil. Belveder’in, İstanbul’un siyasi gücünün, sanat çevrelerinin ve gündelik hayatının birbirine ne kadar yakın yaşadığı bir döneme tanıklık etmesi. Nişantaşı’nda bazı apartmanların kapıları, yalnızca evlerin kapısı değildir; dönemin iktidarına, kültürüne, dedikodusuna ve sessiz anlaşmalarına açılır.
Belveder’in mimarisi de bu hikâyelerin taşıyıcısı gibi durur. Kemerli giriş kapısı, yuvarlak çıkması, Fransız balkonlarının demir işçiliği, iç mekândaki alçı süslemeleri ve yüksek tavanlarıyla Art Nouveau etkisini taşıyan bir yapı. Teşvikiye’nin konaklardan apartmanlara geçtiği dönemin ürünlerinden biri. Eski haritalarda yerinde bahçe içinde bir ahşap konağın bulunduğu, apartmanın ise 1930’larda inşa edildiği görülüyor.
Bugün binanın önünden geçen biri, belki yalnızca etkileyici bir cephe görüyor. Oysa içeride bir zamanlar Rüçhan Çamay’ın caz dünyası, Turgut Demirağ’ın sinema hayalleri, Melike Demirağ’ın çocukluğu, Doğan Tekeli ve Sami Sisa’nın çizim masaları ve Suzan Sözen’in döneme karışan edebiyatı yan yana duruyordu.
Belveder Apartmanı bu yüzden yalnızca güzel bir Nişantaşı apartmanı değil. Bir ailenin sanatla kurduğu ilişkiyi, Cumhuriyet’in üretme arzusunu, İstanbul’un modernleşme hikâyesini ve Teşvikiye’nin kapalı kapılar ardındaki hayatını aynı binada toplamış bir şehir hafızası.
Bazı yapılar cepheleriyle hatırlanır. Belveder ise içeride yaşananlarla.