Bir Sütunun Hatırladığı Nişantaşı: Yaşaroğlu Apartmanı’nın Yerinde Bir Zamanlar Vedat Tek’in Evi Vardı
Nişantaşı’nda bazı apartmanlar, ilk bakışta hikâyelerini saklamayı tercih eder. Yaşaroğlu Apartmanı da onlardan biri. Vali Konağı Caddesi ile Süleyman Nazif Sokak’ın kesişiminde, bugünün hızlı adımları ve aceleci şehir akışı içinde duran bu yapı, dışarıdan bakıldığında 1960’ların sade, hatta biraz mesafeli apartman dilini taşır.
Fakat kapısından içeri girildiğinde, binanın bugünkü yaşından çok daha eski bir hatıra karşılar insanı.
Girişte duran mermer sütun, bir dekor unsuru değildir. Bir zamanlar burada bulunan, Mimar Vedat Tek’in 1908’de yaptığı ilk evinin salonundan kalmış gerçek bir parçadır. Eski konak yıkılmış, yerini yedi-sekiz katlı bir apartman almış; ama o evin içinden bir sütun sökülüp bu yeni binanın girişine yerleştirilmiştir. Nişantaşı’nın pek sevdiği türden bir devamlılıktır bu: geçmiş bütünüyle kaybolmaz; yeni hayatın içinde, fark edilmeden yaşamaya devam eder.
Bugün Yaşaroğlu Apartmanı’nın kapısından geçenlerin kaçı o sütuna bakıp durur, bilinmez. Ama sütun, bu köşenin eski halini hatırlıyor olmalı.
Vedat Tek’in ilk evi, yalnızca iyi tasarlanmış bir konut değildi. Osmanlı’nın son döneminde mimarlığıyla yeni bir estetik dil kuran Vedat Tek’in kendi hayatının da merkezlerinden biriydi. Nişantaşı’nda aynı cadde üzerinde, daha sonra kendi adıyla anılacak ikinci evini de inşa edecekti. İlk ev ise zamanla Yaşaroğlu ailesinin hayatına karıştı; böylece bu küçük parselin hikâyesi mimarlıktan yayıncılığa, edebiyattan aile hafızasına uzandı.
Yaşaroğlu soyadı burada özellikle kıymetli. Ailenin önemli isimlerinden Ahmet Halit Yaşaroğlu; öğretmen, yazar ve yayıncıydı. İstanbul’un kitapla ilişkisinin yalnızca vitrinlerden değil, evlerden, küçük yayınevlerinden ve sabırla kurulan okur çevrelerinden büyüdüğü yıllarda etkili bir figürdü. Ahmet Halit Kitabevi, Nâzım Hikmet’in 835 Satır, Gece Gelen Telgraf ve Varan 3 kitaplarının yanı sıra Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yabanı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömleki gibi eserlerin ilk yayımlarıyla anılır.
Bu bilgi, binanın hikâyesini bir anda değiştirir.
Çünkü artık burada yalnızca yıkılmış bir konağın hatırası yoktur. Aynı zamanda kitapların, çocukların, aile fotoğraflarının ve edebiyatın gündelik hayata karıştığı bir Nişantaşı evi vardır. Aile anlatılarında balkonlarda toplanan kalabalıklar, evin önünde çekilmiş fotoğraflar, hayvanlara düşkün bir ev halkı çıkar karşımıza. Bir köpek, bir tilki; hatta çocukluk hafızasına karışan bir maymun… Bugünün düzenli apartman hayatından bakınca neredeyse masalsı gelen bu ayrıntılar, o eski evlerin daha geçirgen, daha canlı dünyasını gösterir.
Nişantaşı eskiden yalnızca iyi giyinmenin ya da doğru adreste oturmanın semti değildi. Edebiyatın, yayıncılığın, mimarlığın; sokaktan eve, evden yeniden sokağa taşan bir gündelik hayatın semtiydi. Bir evin balkonunda aile fotoğrafı çekilirken, birkaç sokak ötede bir şair dostuna uğrayabiliyor; aynı mahallede bir mimarın çizimleri, bir yayıncının yeni kitabı ve bir çocuğun hayvan hikâyesi yan yana yaşayabiliyordu.
Yaşaroğlu Apartmanı’nın asıl etkileyici tarafı da burada: Bina, o eski konağın estetik ihtişamını birebir taşımıyor. Zaten taşıyamaz da. Şehir değişti, arsa değerleri değişti, konut anlayışı değişti. Ama girişteki sütun, bütün bu dönüşümün içinde sessizce yerinde duruyor.
Bir zamanlar salonun parçası olan taş, bugün apartman girişinde.
Nişantaşı’nın hafızası da biraz böyledir. Bazı hikâyeler tabelalarda yazmaz. Bazı geçmişler, bir cephede değil, kapıdan girerken yanından geçtiğiniz küçük bir ayrıntıda saklı kalır. Yaşaroğlu Apartmanı’na bundan sonra bakarken, onu yalnızca 1960’lardan kalma bir apartman olarak görmek zor.
Çünkü orada, Vedat Tek’in evi hâlâ tamamen gitmiş değildir.
Bir sütun kadar.