Zekeriyaköy’ün “Yazılmamış” Coğrafyası

Zekeriyaköy’ün “Yazılmamış” Coğrafyası

Zekeriyaköy’de yaşamak, bir tabeladan saptığınızda başlayan o bitmek bilmeyen keşif duygusudur.

Burada hayat, Belgrad Ormanı’nın nefesiyle, Kilyos’tan yukarı doğru süzülen o iştah açıcı Karadeniz havasının kavuştuğu noktada kurulur. Eğer bölgeye yeniyseniz, ana cadde üzerindeki duraklar size yeterli gelir. Ama eğer buraya aitseniz, sapa yolların, isimsiz manavların ve sadece “bilenlerin” uğradığı o küçük dükkânların peşine düşersiniz.

Bazen Cumartesi öğleden sonrası, sırf o gün fırından çıkacak özel bir çörek için Gümüşdere’ye doğru uzanan bir yolculuğa dönüşür. Ya da bahçenizdeki o boş köşeye en yakışacak bitkiyi bulmak için Bahçeköy’deki o butik fidanlığın, daha kapıdan girdiğiniz an sizi karşılayan o nemli ve yeşil kokusuna sığınırsınız.

Zekeriyaköy’de alışveriş, bir “tedarik” meselesi değil, bir “ziyaret” meselesidir.

Bir akşamüstü ansızın gelen bir hevesle, Sarıyer merkeze inip kıyıdaki balıkçıdan o günün en taze gümüşünü ya da tekirini seçmek, oradan dönerken Börekçiler Sokağı’nın o tarihi atmosferinden geçmek, evinize sadece bir akşam yemeği değil, koca bir İstanbul hikâyesi taşımanızı sağlar. Nişantaşı’nın vakur binaları size bir cemiyetin parçası olduğunuzu hissettirirken; Zekeriyaköy’ün bu genişleme alanı, size bu coğrafyanın her bir parçasını —denizi, ormanı ve köyü— hayatınıza katma özgürlüğü verir.

Burada lüks, bazen Demirciköy civarındaki o salaş sütçüden alınan kaymağın kahvaltı sofrasındaki ağırlığıdır. Ya da hafta sonu elinizde bir budama makasıyla bahçeye çıktığınızda, aslında toprağın o derin sessizliğini budadığınızı fark etmektir.

Şehir, binalarıyla devleşirken; Zekeriyaköy, küçük detaylarıyla derinleşir.

Bir gün fark edersiniz ki; Zekeriyaköy sadece evinizin olduğu yer değildir.
Sarıyer’in yokuşları,
Kilyos’un hırçın dalgaları,
Uskumruköy’ün her mevsim değişen toprak kokusu,
Ve akşam eve dönerken orman yolunda sizi selamlayan o sis perdesi…

Hepsi evinizin bir odası olmuştur artık.

İnsanın gerçek evi, sadece duvarların bittiği yer değil;
kendini en hür ve en ait hissettiği o geniş coğrafyadır.