Zamanın İki Yüzü: Nişantaşı’nın Kristal Avizesinden Zekeriyaköy’ün Toprak Patikasına

Zamanın İki Yüzü: Nişantaşı’nın Kristal Avizesinden Zekeriyaköy’ün Toprak Patikasına

İstanbul’da yaşamak, bazen iki farklı zaman dilimi arasında gidip gelmek gibidir.

Nişantaşı’nda zaman, Valikonağı Caddesi’ndeki o heybetli apartmanların girişlerinde ağırlaşır. Örneğin, bir Maçka Palas’ın ya da Milli Reasürans binalarının önünden geçerken üzerinize çöken o vakur his, aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarının, şapkalı kadınların ve beyefendilerin o telaşsız nezaketidir.

Bir öğleden sonra Teşvikiye Camii’nin avlusundan gelen o hafif huzur, Nişantaşı’nın en kalabalık saatinde bile insanın içini serinletir. Burada yaşam, “detayda” gizlidir: Apartman görevlisinin isminizi bilmesi, köşedeki sahafın size ayırdığı o eski baskı kitap, pencerelerdeki ferforjelerin arasından süzülen akşamüstü ışığı… Nişantaşı, size bir “soyadı” verir; bir köke, bir kültüre, bir sürekliliğe ait olma hissini.

Ancak şehir sadece taştan ve tarihten ibaret değildir. İstanbul, tıpkı yaşayan bir organizma gibi nefes alabileceği yeni alanlar arar.

Zekeriyaköy, tam da bu ihtiyacın, şehrin kuzeye doğru uzattığı o devasa nefesin adıdır. Eskiden sadece orman yolunun sonundaki bir “kaçış noktası” olan bu bölgenin genişlemesi, aslında insanın hürriyet arayışının bir sonucudur. Zekeriyaköy büyürken sadece binalar yükselmedi; insanların sabahları kuş sesiyle uyanma, toprakla temas etme ve çocuklarının sokakta güvenle koşabilmesi hayali de büyüdü.

Nişantaşı’ndaki o yüksek tavanlı, ahşap kokulu salonların yerini Zekeriyaköy’de bahçeye açılan cam kapılar ve verandalar aldı.

Nişantaşı’ndaki aitlik hissi, “ben bu şehrin hafızasıyım” demektir. Yıllardır aynı masada oturduğunuz o kafede, garsonun içeceğinizi sormadan getirmesidir lüks.
Zekeriyaköy’deki aitlik ise “ben bu hayatın merkezindeyim” demektir. Bahçendeki domatesin kızarmasını beklemek, kışın şömine başındaki sessizliği dinlemek, komşu bahçeden gelen bir selamla günü güzelleştirmektir.

Şehir genişledikçe biz de genişliyoruz. Nişantaşı’nın o asil kucağından çıkıp, Zekeriyaköy’ün o taze ve yeşil genişliğine yayılan bu hikaye, aslında İstanbul’un en insani hikayesidir.

Bazı sabahlar Valikonağı’nda bir vitrin önünde durup şehri hissetmek istersiniz; bazı akşamlar ise Zekeriyaköy’ün o temiz havasını ciğerlerinize çekip her şeyden uzaklaşmak.

İnsanın kalbi bazen bir apartmanın mermer basamağında, bazen de bir orman yolunun kıvrımında atar.

Çünkü İstanbul, ancak her iki tarafa da “benim evim” diyebildiğinizde tam olarak yaşanmış sayılır.