Şehir Büyürken Kaybolmayan Şey: Ait Hissetmek

Şehir Büyürken Kaybolmayan Şey: Ait Hissetmek

Nişantaşı’nda bazı apartmanların kapıları ağır açılır.

Sadece ahşabın yaşından değil; içeride biriken hayatlardan. Girişte küçük bir mermer basamak, duvarda yıllardır aynı yerde duran posta kutuları, öğleden sonra koridora düşen sarı ışık… Apartmanın dışından geçen biri için bunlar yalnızca detaydır. İçeride yaşayan içinse bir günün başladığını ve bittiğini anlatan işaretlerdir.

Teşvikiye tarafında, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşayan bir kadın her sabah penceresini aynı saatte açar. Önce sokağa bakar. Çiçekçinin önünde duran kasaları, elinde kahvesiyle yürüyen insanları, okul servisini bekleyen çocuğu görür. Sonra perdeyi yarıya kadar çeker.

Bu küçük ritüel, yıllar içinde evin bir parçası olur.

Nişantaşı’nın asıl gücü biraz burada saklıdır: Şehir değişir, vitrinler yenilenir, yeni sesler gelir. Ama bazı apartmanlar hayatı saklamaya devam eder. Birinci kattaki doktora giden yaşlı çift, kapıcıya bırakılan paket, akşam üstü asansörde karşılaşılan komşu, açık pencereden gelen piyano sesi…

Semtin adı bile geçmişten bir iz taşır. Nişantaşı, Osmanlı döneminde atış talimleri için dikilen nişan taşlarından adını alır. Bugün o taşlar, şehrin çok daha hızlı akan başka bir zamanına tanıklık ediyor. Fakat semtin ruhu hâlâ hedefini biliyor: İnsanların şehrin ortasında kendine ait bir hayat kurabildiği yer olmak.

Zekeriyaköy’ün hikâyesi de bambaşka bir yönden aynı duyguyu taşır.

Bir zamanlar daha çok köy dokusu, yeşil alanları ve sakin yollarıyla anılan bölge; yıllar içinde İstanbul’un yeni yaşam alanlarından birine dönüştü. Evler çoğaldı, siteler genişledi, günlük hayatın ihtiyaçları bölgeye yerleşti. Ama Zekeriyaköy’ü yalnızca “büyüyen bir yer” olarak anlatmak eksik kalır.

Çünkü bazı yerler büyürken sadece genişlemez; yeni insanların hikâyelerini de içine alır.

Bir aile ilk kez bahçeye masa koyar. Bir çocuk bisiklet sürmeyi öğrenir. Bir köpek, her sabah aynı patikada yürümeyi alışkanlık edinir. Bir evin ışığı akşamları düzenli olarak yanmaya başlar. Zamanla adres, bir karar olmaktan çıkar; insanın hayatında yer eden bir duyguya dönüşür.

Nişantaşı’nda aitlik, eski bir apartmanın merdivenlerinde hissedilir.

Zekeriyaköy’de ise sabah bahçeye açılan kapıda.

Biri şehrin hafızasının içinde yaşatır insanı; diğeri şehrin genişleyen nefesinde. Biri taşın, yüksek tavanın, sokak ritminin içinden konuşur. Diğeri ağaçların, açık havanın ve daha yavaş kurulan günlerin içinden.

Ama ikisinin de ortak bir yanı vardır:

İnsan, sadece güzel bir ev bulduğunda değil; o evin çevresinde kendi alışkanlıklarını, tanıdık seslerini ve küçük anlarını biriktirebildiğinde “buraya aitim” der.

Belki bir evi yuva yapan da tam olarak budur.

Duvarların size ait olması değil;
o duvarların arasında geçen zamanın, yavaş yavaş size benzemesi.