Zekeriyaköy’de lüks, yaldızlı varaklarda ya da yüksek tavanlı plazaların soğuk mermerlerinde saklı değildir. Buradaki lüksün tanımı çok daha sadedir: Toprakla temas edebilmek, sabah pencereni açtığında ciğerlerine dolan o keskin meşe ve çam kokusunu duymak, bir de günün ortasında çıplak ayakla çimlere basabilmektir.
Burada evler sadece oturulan alanlar değil, yaşanan ve nefes alan sığınaklardır.
Hafta sonu ritüeli erken başlar ama telaşsızdır. Sabahın ilk serinliğinde, mutfaktan bahçeye açılan sürgülü cam kapılar sonuna kadar aralanır. Verandadaki ahşap masaya köy meydanından yeni alınmış ekşi mayalı ekmekler, tarladan yeni toplanmış kekik kokulu domatesler dizilir. Yan sitelerden gelen neşeli çocuk sesleri, arka bahçede top peşinde koşan bir Golden Retriever’ın havlamasına karışır. Zekeriyaköy’de kimse saatine bakmaz; zamanı güneşin ağaçların üzerindeki gölgesi belirler.
Öğleden sonraları, özellikle Yedinci Cadde gibi doğayla baş başa kalmış butik sitelerin bulunduğu sokaklarda tatlı bir rehavet çöker. Bu hat üzerindeki villaların en güzel yanı, her birinin kendine ait korunaklı dünyası olmasıdır. Yan bahçeden izole, sadece kuş seslerinin duyulduğu o geniş bahçelerde kitap okumak, sevdiklerinle havuz başında hafif bir müzik eşliğinde gün batımını karşılamak buradaki gündelik hayatın ta kendisidir.
Akşam olduğunda ise ritüel içeriye, evin kalbine taşınır. Havalar biraz serinlediğinde şömineden yükselen çıtırtılar, geniş salonları saran hafif bir odun kokusu ve dostlarla paylaşılan iyi bir kadeh…
Şehir merkezinde yaşayanlar için “kaçış planı” olan bu dinginlik, Zekeriyaköy’dekiler için sadece sıradan bir pazar akşamıdır.
Burada bir eve sahip olmak, bir mülk edinmekten öte; kendine ve ailene ait, telaşsız ve sahici bir hayat ritmi satın almaktır.