Önce Kilise, Sonra Cami: Arap Camii’nin Katmanlı Galata Hikâyesi

Önce Kilise, Sonra Cami: Arap Camii’nin Katmanlı Galata Hikâyesi

Galata’nın ara sokaklarında yürürken, şehrin alıştığımız siluetinden biraz uzaklaşırsınız. Perşembe Pazarı’nın telaşı, dükkânların sesi, yokuşların bitmeyen ritmi arasında bir anda karşınıza uzun, kare planlı ve sivri çatılı bir kule çıkar.

İlk bakışta minare gibi değil, sanki uzak bir Avrupa kentinden kalmış eski bir çan kulesi gibi görünür.

Çünkü öyledir.

Burası Arap Camii’dir. Galata’nın yalnızca bir ibadet mekânı değil; Bizans’tan Latinlere, Cenevizlilerden Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı hikâyesini taş duvarlarında saklayan yapılardan biridir.

Önce kilise, sonra cami

Arap Camii’nin bulunduğu yerde, Latin hâkimiyeti döneminde muhtemelen San Paolo adını taşıyan bir Katolik kilisesi bulunuyordu. 14. yüzyılın başlarında yapı Dominiken tarikatının eline geçti; burada büyük bir manastırla birlikte San Paolo ve San Domenico’ya adanan yeni bir kilise inşa edildi.

O dönem Galata, Cenevizlilerin ticaretle büyüttüğü, surlarla çevrili canlı bir liman yerleşimiydi. Limana yanaşan gemiler, depolara taşınan mallar, farklı diller konuşan tüccarlar ve mahalleler arasında yükselen kiliseler… San Domenico Kilisesi de bu çok kültürlü dünyanın en büyük ve en önemli yapılarından biriydi.

Yapının bugün hâlâ fark edilen Gotik karakteri, işte bu geçmişten geliyor.

Klasik Osmanlı camilerinde görmeye alışık olduğumuz kubbeli ve merkezî planlı düzen yerine; uzun dikdörtgen gövdesi, kaburgalı tonoz izleri ve eski çan kulesinden dönüştürülen minaresiyle Arap Camii bambaşka bir mimari dil konuşur.

Sanki Galata, kendi geçmişini bu yapının içine saklamış gibidir.

Fetihten sonra değişen yön

1453’te İstanbul’un fethinin ardından Galata da Osmanlı idaresine geçti. Kilise, Fatih Sultan Mehmed’in vakfı olarak yaklaşık 1475 yılında camiye dönüştürüldü.

Bir yapının ibadet biçimi değiştiğinde, yönü de değişir.

Arap Camii’nde bu değişimi hayal etmek mümkündür: Bir zamanlar kilise olarak kullanılan uzun mekân, kıble yönüne göre yeniden düzenlendi. Mihrap, minber, mahfiller ve zamanla eklenen Osmanlı unsurları yapının yeni hayatının parçaları oldu.

Ama kilise geçmişi tamamen silinmedi.

Arap Camii’nin en etkileyici tarafı belki de burada saklıdır: Yapı ne geçmişini reddeder ne de tek bir döneme aitmiş gibi davranır. Gotik taş işçiliği ile Osmanlı ekleri, eski çan kulesi ile minare kimliği, Latin mezar taşları ile cami avlusu aynı hikâyenin içinde yan yana durur.

“Arap Camii” adı nereden geliyor?

Arap Camii hakkında halk arasında güçlü bir rivayet vardır. Buna göre yapı, 717–718 yıllarında İstanbul’u kuşatan Emevî kumandanı Mesleme bin Abdülmelik tarafından yaptırılan ilk camidir.

Bu anlatı, İstanbul’un hafızasında uzun zamandır yaşıyor. Ancak tarihî araştırmalar, Galata’daki mevcut yapının doğrudan bu döneme ait bir cami olarak inşa edildiği bilgisini doğrulamıyor. Uzman kaynaklar, bugünkü binanın esasen Latin döneminden kalma kilise yapısı olduğunu; Mesleme’ye ilişkin anlatının ise daha sonraki yüzyıllarda güçlenen bir gelenek olduğunu belirtiyor.

Peki bu yapı neden “Arap Camii” adını aldı?

1492’de İspanya’daki Endülüs Müslüman yönetiminin sona ermesinden sonra İstanbul’a gelen Müslümanların bir bölümü Galata çevresine yerleştirildi. Bu toplulukların bölgede yaşamaya başlamasıyla, yapı zamanla Arap Camii adıyla anılmaya başladı.

Adını yalnızca bu yerleşimden değil, minaresinin görünümünden de almış olabilir. Çünkü eski çan kulesinden dönüştürülen kare planlı minare, Şam’daki Emeviyye Camii’nin minarelerini andırır. Bu mimari benzerlik, Mesleme rivayetinin ve “Arap Camii” isminin halk hafızasında daha da güçlenmesine katkı sağlamış olmalı.

Yani Arap Camii’nin adı da, mimarisi gibi tek bir zamana ait değildir: Göçün, inancın, söylencenin ve şehir hafızasının ortak ürünüdür.

Çan kulesinden minareye

Arap Camii’nin minaresi, Galata siluetinde kendini hemen belli eder. İnce ve silindirik Osmanlı minarelerinden alışık olduğumuz görüntüden farklı olarak, kare planlı gövdesi ve sivri külahıyla eski bir çan kulesini hatırlatır.

Aslında bu, yalnızca bir mimari ayrıntı değildir.

Bu kule, yapının dönüşümünü en açık biçimde anlatır. Bir dönem çanların sesi için yükselen yapı, yüzyıllar sonra ezanın sesiyle Galata’ya karışmıştır. Taş aynı taştır; ama şehrin sesi, dili ve zamanı değişmiştir.

Belki de İstanbul’un en güzel tarafı budur: Yapılar değişir ama yok olmaz. Yeni dönemler, eski taşların üzerine kendi hikâyesini yazar.

Zeminin altındaki sessiz misafirler

Arap Camii’nde 1913–1919 yılları arasında gerçekleştirilen kapsamlı onarım sırasında, döşemenin altında 14. ve 15. yüzyıllara ait yüzü aşkın İtalyan mezar taşı bulundu.

Bu mezarlar, yapının kilise olduğu dönemde Galata’da yaşayan Latin ve İtalyan topluluklarının izlerini taşıyordu. Mezar taşları daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kaldırıldı.

Düşünün: Bugün namaz kılınan bir yapının zemininin altında, yüzyıllar önce Galata’da yaşamış tüccarlar, din insanları ve ailelerin hatıraları yatıyordu.

Arap Camii’nin hikâyesi yalnızca taşlardan ibaret değil. Bu yapı, Galata’da yaşayan insanların değişen dünyasına da tanıklık ediyor.

Bir dönemde İtalyanca dualar duydu.
Bir dönemde Endülüs’ten gelenlerin hatırasını taşıdı.
Bir dönemde Osmanlı mahallesinin merkezine dönüştü.
Bugün ise Karaköy’ün hızla değişen sokaklarında, kendi sakinliğini korumaya devam ediyor.

Saliha Sultan’ın dokunuşu

Arap Camii yüzyıllar boyunca farklı dönemlerde onarıldı ve genişletildi. Bunların en önemlilerinden biri, 18. yüzyılda Saliha Sultan’ın yaptırdığı kapsamlı tamirdi.

Saliha Sultan, caminin onarılmasını sağladı; yapı genişletildi ve avluya yeni bir şadırvan yaptırıldı. Mihrap, hünkâr mahfili ve bazı mimari ayrıntılarda görülen barok etkiler de büyük ölçüde bu dönemin izlerini taşır.

Yani Arap Camii sadece kiliseden camiye dönüşmedi. Osmanlı döneminde de yeniden yeniden yorumlandı.

Her onarım, yapıya biraz daha zaman ekledi.

Galata’nın küçük özeti

Arap Camii’ne bakmak, Galata’ya bakmak gibidir.

Burada Ceneviz ticaretinin gölgesi vardır. Latin kiliselerinin sesi vardır. Osmanlı’nın fetih sonrası kurduğu yeni düzen vardır. Endülüs’ten gelen insanların hafızası vardır. Gotik mimarinin sert çizgileriyle Osmanlı ahşap işçiliğinin sıcaklığı vardır.

Bu yüzden Arap Camii’ni yalnızca “eski bir kiliseden çevrilmiş cami” diye anlatmak yetmez.

O, bir şehrin değişirken nasıl katmanlandığını gösteren canlı bir hafızadır.

Galata Kulesi nasıl uzaktan bakıldığında Galata’nın simgesi gibi görünüyorsa, Arap Camii de yakından bakıldığında semtin derin hikâyesidir. Kulesiyle, avlusuyla, minaresiyle ve içine sakladığı yüzyıllarla…

Bir gün Karaköy’den Galata’ya doğru yürürken, bu yapının önünde biraz durun.

Minareye değil, önce eski çan kulesine bakın.
Camiye değil, önce kilisenin duvarlarını düşünün.
Sonra da bütün bunların aynı yapıda, aynı sokakta, aynı şehirde buluşmasına şaşırın.

Çünkü İstanbul’da bazı yapılar yalnızca ayakta kalmaz.

Geçmişin birbirinden farklı bütün seslerini, bugüne kadar taşır.

Arap Camii’nin tarihçesi ve mimari dönüşümü hakkında daha ayrıntılı bilgi için TDV İslâm Ansiklopedisi’nin Arap Camii maddesine bakılabilir.