Bir Semti Sevmek, Onun Size Hemen Kendini Vermemesiyle Başlar
Nişantaşı ilk bakışta cömert görünür.
Vitrinler ışıklıdır. Kaldırımlar canlıdır. Teşvikiye’ye doğru yürürken eski apartmanların balkonları, modern hayatın üstünde başka bir zamandan kalmış gibi durur. İnsan sokağın ritmine daha ilk gün dahil olmuş hisseder.
Ama Nişantaşı’nın asıl tarafı, biraz zaman geçince ortaya çıkar.
Bir apartmanın girişinde her gün aynı saatte yanan lambayı fark ettiğinizde. Yağmurlu bir salı akşamı, normalde kalabalık olan bir sokağın nasıl sakinleştiğini gördüğünüzde. Bir binanın kapısının önünde duran yaşlı bir kedinin, aslında yıllardır o apartmanın sessiz sakini olduğunu öğrendiğinizde.
Semt, ilk anda size kendini gösterir.
Sonra sizi sınar.
Çünkü Nişantaşı’nda ait olmak, yalnızca o sokaklarda görünmek değildir. Şehrin en hızlı değişen yüzlerinden birinin içinde, değişmeyen küçük şeyleri tanımaya başlamaktır.
Aynı pastanenin camındaki buğuyu.
Aynı apartman görevlisinin sabah selamını.
Aynı kaldırım taşında, yıllardır aşınmış o küçük izi.
Bir yerin hafızasına girmek, büyük anlarla olmaz. İnsan oraya biraz kendi tekrarını bırakır. Her sabah aynı köşeden dönerek. Akşam eve giderken aynı ağacın altından geçerek. Bir gün acele etmediğinde, başını kaldırıp yıllardır önünden geçtiği cephenin detayını ilk kez görerek.
Zekeriyaköy’de ise hafıza başka türlü oluşur.
Orada bazı şeyler size hazır gelmez. Bir apartmanın eski asansörü, yıllardır aynı yerde duran bir kapı numarası ya da sokağın tanıdık uğultusu yoktur ilk başta. Daha çok boşluk vardır. Daha çok gökyüzü. Daha çok “burada ne büyüyecek?” sorusu.
Zekeriyaköy’ün yıllar içinde genişlemesi de biraz bu sorunun etrafında şekillendi.
İstanbul’da insanlar yalnızca daha büyük bir eve geçmek istemedi. Günün biçimini değiştirmek istedi. Eve döndükten sonra günün bitmesini değil, yeniden başlamasını istedi. Bir bahçede masanın uzun süre toplanmamasını. Çocukların akşam saatini fark etmeden dışarıda kalabilmesini. Mevsimlerin camın gerisinden değil, doğrudan hayatın içinden geçmesini.
Bu yüzden Zekeriyaköy’de aidiyet, bazen bir anahtarla değil, bir mevsimle gelir.
İlk sonbaharda bahçede biriken yapraklarla.
İlk kışta evin içindeki ışığın daha erken yanmasıyla.
İlkbaharda, daha önce fark edilmeyen bir dalın çiçek açmasıyla.
Nişantaşı insanın geçmişe karışmasını ister.
Zekeriyaköy ise insana gelecekte yer açar.
Biri, “Burada senden önce yaşanmış hayatlar var,” der.
Diğeri, “Burada senin hayatın yer bulabilir,” diye cevap verir.
Belki de İstanbul’un en güçlü tarafı budur: İnsan aynı şehirde hem hafızaya yakın yaşayabilir hem de kendi hikâyesine alan açabilir.
Ve bazen ev seçmek, iki mahalle arasında karar vermek değildir.
Bir insanın kendine şu soruyu sormasıdır:
Hayatımın bu döneminde, korunmak mı istiyorum; yoksa büyümek mi?