Bazı Semtler Yaşanır, Bazıları Hatırlanır: Nişantaşı İkisini de Başarır

Bazı Semtler Yaşanır, Bazıları Hatırlanır: Nişantaşı İkisini de Başarır

İstanbul’da bir şeyi gerçekten lüks saymak istiyorsanız, pahalı olmasına gerek yok.

Sessiz olması yeterli.

Bunu en iyi bilen semtlerden biri de Nişantaşı.

Garip bir yer burası.

Sabah dokuzda insanlar kahvelerini almış, köpeklerini gezdiriyorlar. Birinin toplantısı var, ötekinin uçağı, bir başkası spor salonuna yetişmeye çalışıyor ama dışarıdan bakınca kimsenin acelesi yok gibi.

Sanki herkesin günü kontrol altında.

Muhtemelen değil.

Ama güzel yanı da bu zaten.

Nişantaşı biraz iyi giyinmiş bir arkadaşınız gibidir.

Hayatı herkes kadar karmaşıktır.

Sadece bunu çok belli etmez.

Şehrin başka yerlerinde insanlar kaldırımlarda birbirlerine çarpa çarpa yürür.

Buradaysa biri vitrinin önünde durur.

Öteki köpeğinin tasmasını düzeltir.

Bir başkası telefon görüşmesini bitirene kadar kaldırımın kenarında bekler.

Kimse bunun farkında değildir.

Çünkü burada bunlar normaldir.

Belki de gerçek lüks budur.

İnsanların birbirine birkaç saniye verecek zamanı olması.

Nişantaşı’nın en ilginç tarafı aslında pahalı mağazaları değildir.

Onlar dünyanın birçok şehrinde var.

Paris’te de var.

Milano’da da.

Londra’da da.

Ama Teşvikiye’deki yaşlı apartman görevlisinin sabah bütün sokağı süpürmesi…

Yetmiş yıldır aynı yerde duran apartman kapısı…

Mahallede herkesin bildiği ama turistlerin fark etmediği küçük bir pastane…

İşte bunların şubesi yok.

Bir semtin karakteri biraz da tekrar eden alışkanlıklardan oluşuyor.

Aynı masada oturan insanlar.

Aynı köşede bekleyen taksiler.

Aynı balkonlarda açan sardunyalar.

İstanbul sürekli değişirken bazı şeylerin inatla değişmemesi insana tuhaf bir güven veriyor.

Bir de şu var…

Nişantaşı dışarıdan biraz ukala görünebilir.

Kabul.

İlk kez gelen biri “Burada herkes çok ciddi galiba.” diye düşünebilir.

Sonra bir kafeye oturur.

Yan masada yıllardır aynı arkadaş grubunun birbirine laf attığını duyar.

Köşedeki kasap müşterisine ismiyle seslenir.

Çiçekçi geçen haftaki orkidenin hâlini sorar.

Ve anlar ki burası aslında sandığı kadar mesafeli değildir.

Sadece tanışmak için biraz zaman ister.

İyi ilişkiler zaten öyle başlamaz mı?

İlk beş dakikada değil…

Birkaç karşılaşmadan sonra.

Belki de bu yüzden insanlar buraya taşındıklarında önce semti öğrenmiyor.

Semt onları öğreniyor.

Hangi kafeye gittiklerini.

Sabah kaçta yürüyüş yaptıklarını.

Ekşi mayalı ekmek mi aldıklarını, simitle mi mutlu olduklarını.

Bir şehirle dost olmak biraz böyle bir şey.

O yüzden Nişantaşı’nda gayrimenkul konuşurken yalnızca metrekareden bahsetmek bana hep eksik geliyor.

Bir ev elbette önemlidir.

Ama pencerenizi açtığınızda gördüğünüz ağaç da önemlidir.

Apartmanın girişindeki mermer de.

Akşam yürüdüğünüz sokak da.

Sabah kahvenizi aldığınız barista da.

Çünkü yıllar sonra kimse salonunun 42 metrekare olduğunu hatırlamaz.

Ama köşedeki kahvecinin siparişini ezbere bildiğini hatırlar.

Biz de galiba en çok bunu seviyoruz.

Nişantaşı’nı yalnızca çalışmıyoruz.

Her gün yeniden okuyoruz.

Çünkü bazı semtler haritada bulunur.

Bazıları ise ancak içinde yeterince yürüyünce kendini anlatır.

Nişantaşı ikinci grupta.

Her zaman da öyle kalacak gibi duruyor.