Dört Kapının Ardında: Maçka Palas
Nişantaşı’nın bazı binaları vardır; önünden geçerken sadece cephelerine bakmazsınız. İçeride yaşanmış hayatların sesini de duyar gibi olursunuz.
Maçka Palas, tam olarak böyle bir yapı.
Bronz Sokak ile Maçka Caddesi’nin kesiştiği yerde, Maçka Parkı’na doğru açılan o kendine özgü eşiğin üzerinde durur. Nişantaşı’nın vitrinleri, aceleci adımları ve güncel ritmi birkaç metre ötede devam ederken, Maçka Palas başka bir zamana ait olmayı başarır. Bir apartman olarak inşa edilmiş, bir semtin hafızasına dönüşmüş ve bugün hâlâ İstanbul’un en güçlü adreslerinden biri olarak kalmıştır.
Hikâyesi 1922’de başlar.
Yapı, Sultan Abdülmecid’in torunu Münire Sultan’a ait konağın yerinde, İtalyan mühendis Vincenzo Caivano tarafından yaptırılır; mimari tasarımı ise İstanbul doğumlu İtalyan mimar Giulio Mongeri’ye aittir. Mongeri’nin Milano palazzolarından ilham alan yaklaşımı, binaya Nişantaşı’nda alışılmış apartman fikrinin ötesinde bir karakter verir.
O yıllarda bir apartmanda kalorifer, elektrik, havagazı ve İtalya’dan getirilen asansörlerin bulunması neredeyse başlı başına bir modernlik ifadesidir. Maçka Palas yalnızca geniş daireleriyle değil, kendi iç düzeniyle de küçük bir şehir gibi düşünülmüştür: dört ayrı kapı, uzun koridorlar, ortak alanlar ve her kapının ardında başka bir hayat.
Belki de bu yüzden Maçka Palas’ın tarihi, mimarisinden çok sakinleriyle büyür.
Şair Abdülhak Hâmid Tarhan, hayatının son dönemini burada geçirmiş; 1937’de Maçka Palas’taki dairesinde vefat etmiştir. Yazar Kerime Nadir burada yazmış, farklı dillerden, farklı mesleklerden ve farklı şehirlerden gelen insanlar aynı merdivenleri paylaşmıştır. Binanın dairelerinden birinde Mesnevi’nin ilk cildinin tercümesi üzerine çalışmalar yürütülmüş; başka bir katta müzik, başka bir köşede edebiyat konuşulmuştur.
Bu nedenle Maçka Palas hiçbir zaman sadece seçkin bir apartman olmadı.
Kendi ritüelleri, komşulukları, küçük kuralları ve hikâyeleri olan bir yapıydı. Çocukların bahçede oynadığı, kapıcının ortak telefon için haber verdiği, kırmızı halılı merdivenlerden yukarı çıkarken her katta başka bir İstanbul’a rastlanabildiği bir dönem vardı.
Nişantaşı’nın apartman kültürünü anlamak isteyen herkes için Maçka Palas önemli bir başlangıç noktasıdır. Çünkü burada “ev” yalnızca içeride yaşanan özel alan değildir. Kapıdan çıkıp asansöre binmek, merdivende komşuya rastlamak, bahçeden sokağa karışmak; hepsi yaşamın devamıdır.
Yıllar içinde binanın etrafındaki dünya değişti. Bahçeler küçüldü, eski sakinler yerlerini yeni isimlere bıraktı, Nişantaşı başka bir hız kazandı. Maçka Palas da zamanla restore edilerek bugünkü Park Hyatt İstanbul – Maçka Palas kimliğine kavuştu. Fakat binanın asıl değeri, yeni kullanımında değil; bu dönüşümün altında hâlâ hissedilen eski hayatında saklı.
Çünkü bazı binalar yaşlanmaz.
Sadece içlerinde biriken hikâyeler çoğalır.
Maçka Palas’ın önünden geçerken, cephesindeki taş işçiliğine bir an daha uzun bakmak gerekir. Belki o sırada yukarıdaki pencerelerden birinde geçmişin İstanbul’u görünmez; ama binanın içinde hâlâ dolaşır.
Nişantaşı’nı Nişantaşı yapan da biraz budur:
Her köşesinde yeni bir hayat yaşanırken, eski hayatın da kapıyı tamamen kapatmamış olması.